
Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı, bir imparatorluğun çöküşünden modern Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna uzanan olağanüstü bir dönüşüm hikayesidir. 1881’de Selanik’te doğan Atatürk, askeri dehasıyla Çanakkale’de tarihi bir zafer kazanmış, ardından Milli Mücadele’yi başlatarak işgal altındaki vatanı kurtarmış ve 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan ederek Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine taşıyan köklü reformlar gerçekleştirmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu
Giriş: Bir Liderin Doğuşu
Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca Türkiye tarihinin değil, dünya tarihinin de en önemli devlet adamları ve reform liderleri arasında yer almaktadır. Bir imparatorluğun çöküşünden modern bir cumhuriyetin doğuşuna tanıklık eden, bu dönüşümü bizzat yöneten ve şekillendiren Atatürk, askeri dehasının yanı sıra vizyoner düşünceleri ve kararlı reform hamleleriyle Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırma mücadelesi vermiştir.
Doğum ve Çocukluk Yılları
Mustafa Kemal, 1881 yılında Selanik’te dünyaya geldi. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Selanik, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli liman kentlerinden biriydi ve kozmopolit yapısıyla farklı kültürlerin bir arada yaşadığı dinamik bir şehirdi. Bu çok kültürlü ortam, genç Mustafa’nın dünya görüşünün şekillenmesinde etkili olmuştur.
Çocukluğu zorluklarla dolu geçen Mustafa Kemal, küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi Zübeyde Hanım, oğlunun eğitimine büyük önem verdi ve onun hem geleneksel hem de modern eğitim almasını sağladı. İlk eğitimini mahalle mektebinde alan Mustafa, daha sonra Şemsi Efendi Okulu’na devam etti. Matematik öğretmeni, öğrencisinin parlak zekasını takdir ederek ona “Kemal” adını verdi; böylece “Mustafa Kemal” oldu.
Askeri Eğitim ve İlk Görevler
Genç yaşta askeri kariyere adım atan Mustafa Kemal, önce Selanik Askeri Rüştiyesi’ne, ardından Manastır Askeri İdadisi’ne girdi. 1899 yılında İstanbul’da Harp Okulu’na kaydoldu ve burada hem askeri bilimler hem de Batı düşüncesi ile tanıştı. Fransızca öğrendi, Batı felsefesi ve edebiyatını takip etti. 1902 yılında kurmay subay yetiştiren Harp Akademisi’ne girdi ve 1905’te kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.
Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu büyük sıkıntılar içindeydi. İmparatorluk toprakları küçülüyor, mali kriz derinleşiyor, siyasi istikrarsızlık artıyordu. Genç subay Mustafa Kemal, bu durumu yakından gözlemliyor ve ülkesini kurtarmak için çareler düşünüyordu. Şam’da görev yaptığı sırada “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” adlı gizli bir örgüt kurdu. Bu teşkilat, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşti.
Trablusgarp ve Balkan Savaşları
1911 yılında İtalya’nın Libya’yı işgal etmesiyle başlayan Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in askeri yeteneklerini gösterdiği ilk önemli çatışma oldu. Enver Bey ile birlikte Libya’ya giden Mustafa Kemal, Tobruk ve Derne cephelerinde İtalyanlara karşı gerilla savaşı verdi. Bu dönemde gösterdiği başarılar, onun taktik zekasını ve liderlik özelliklerini ortaya koydu.
1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Çanakkale ve Gelibolu bölgesinde görev yaptı. Balkan Savaşları’nda Osmanlı ordusunun ağır yenilgisi, genç kurmay subayı derinden etkiledi. Edirne’nin geri alınması operasyonunda önemli roller üstlendi. Bu savaşlar, imparatorluğun Avrupa topraklarının büyük bölümünü kaybetmesine neden oldu ve Mustafa Kemal için askeri strateji konusunda önemli dersler içerdi.
Çanakkale Destanı: Bir Komutanın Yükselişi
Birinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal’in adını tarihe altın harflerle yazdıran olaydır. 1915 yılının Mart ayında İtilaf Devletleri donanması Çanakkale Boğazı’nı zorladı ancak başarılı olamadı. Ardından Nisan ayında Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaparak kara harekâtına başladılar.
25 Nisan 1915 sabahı, Anzak birlikleri Arıburnu’na çıkarma yaptığında, 19. Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal tarihi kararını verdi. “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözleriyle askerleri motive etti ve Anafartalar’da düşman ilerleyişini durdurdu. Conkbayırı Muharebesi’nde gösterdiği askeri deha, İtilaf kuvvetlerinin boğazı geçme planını suya düşürdü.
Çanakkale’de kazanılan zafer, yalnızca askeri değil, aynı zamanda moral açıdan da büyük önem taşıyordu. Mustafa Kemal’in bu başarısı, onu bütün ülkede tanınan bir komutan haline getirdi. Ancak o, bu zaferin üzerinde çok durmadı; çünkü biliyordu ki savaş henüz bitmemişti ve ülke daha büyük tehditlerle karşı karşıyaydı.
Doğu Cephesi ve Suriye’deki Görevler
Çanakkale zaferinden sonra Mustafa Kemal, Doğu Cephesi’ne tayin edildi. 1916 yılında Kafkasya’da Ruslarla savaştı. Muş ve Bitlis şehirlerini Rus işgalinden kurtardı. Ancak Doğu Cephesi’nde yaşanan lojistik sorunlar, yetersiz teçhizat ve komuta kademesindeki anlaşmazlıklar, Mustafa Kemal’i rahatsız ediyordu.
1917 yılında Veliaht Vahdettin ile birlikte Almanya’yı ziyaret etti. Bu seyahat sırasında Almanya’nın askeri gücünü yakından gözlemledi ancak savaşın gidişatını da değerlendirdi. Almanya’nın savaşı kaybetme ihtimalinin yüksek olduğunu fark etti.
1918 yılında Suriye ve Filistin cephelerine atandı. Yedinci Ordu Komutanı olarak Halep’te görev yaptı. İngilizlerin üstün kuvvetleri karşısında çekilme kararı aldı ancak bu çekilmeyi düzenli bir şekilde gerçekleştirerek ordunun dağılmasını engelledi. Bu başarılı geri çekilme harekâtı, onun stratejik düşünme yeteneğini bir kez daha ortaya koydu.
Mondros Ateşkes Anlaşması ve İşgal Yılları
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıktığını resmileştirdi. Anlaşmanın şartları son derece ağırdı ve ülkenin bağımsızlığını tehdit ediyordu. İstanbul’a dönen Mustafa Kemal, işgal güçlerinin kontrolü altındaki başkentte hükümetin çaresizliğini ve bazı devlet adamlarının teslimiyetçi tutumunu gördü.
13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanması İstanbul’a geldi. Ardından Çukurova, İzmir, Doğu Anadolu’nun çeşitli bölgeleri işgal edilmeye başlandı. 15 Mayıs 1919’da Yunan kuvvetleri İzmir’e çıktı ve bu işgal sırasında sivil halka yönelik saldırılar yaşandı. Bu olaylar, Anadolu halkında büyük bir tepkiye neden oldu.
İşgaller karşısında İstanbul hükümeti etkisiz kalıyordu. Sarayın ve bazı siyasilerin teslimiyetçi politikaları, Mustafa Kemal’i derinden rahatsız ediyordu. O, Anadolu’ya geçerek milli bir kurtuluş hareketi başlatmanın gerekliliğine inanıyordu.
Samsun’a Çıkış ve Milli Mücadelenin Başlangıcı
19 Mayıs 1919 tarihi, Türk tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Mustafa Kemal, dokuzuncu ordu müfettişi olarak Samsun’a çıktı. Resmi görevi, Karadeniz bölgesindeki asayişsizliği önlemek ve silahların toplanmasını sağlamaktı. Ancak gerçek amacı, milli bir direniş örgütlemekti.
Samsun’a çıkışının ertesi günü 20 Mayıs’ta Havza’ya geçti. Burada ülkenin dört bir yanındaki askeri ve sivil yetkililere telgraflar çekerek milli kongreler düzenlenmesini istedi. Amasya’da 22 Haziran 1919’da yayınlanan Amasya Genelgesi, Milli Mücadele’nin manifestosu niteliğindeydi. Genelgede “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ifadesi, hareketin temel felsefesini ortaya koyuyordu.
23 Haziran’da İstanbul hükümeti, Mustafa Kemal’i görevden aldı ve İstanbul’a dönmesini emretti. Ancak o, bu emre uymadı ve 8 Temmuz’da askerlikten istifa etti. Artık tüm dikkatini milli harekete verebilecekti.
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/330/Mill%C3%AE-M%C3%BCcadele-D%C3%B6neminde-Kongreler
Erzurum ve Sivas Kongreleri
23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum Kongresi toplandı. Doğu Anadolu’yu temsil eden delegeler, Mustafa Kemal’i kongre başkanı seçtiler. Kongrede alınan kararlar arasında; vatanın bütünlüğünün korunması, işgallerin reddedilmesi, millet egemenliğine dayalı bir yönetim kurulması yer alıyordu.
4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas Kongresi düzenlendi. Bu kongre, tüm Anadolu’yu temsil ediyordu ve Milli Mücadele’nin programını belirledi. Kongrede “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” kuruldu ve Mustafa Kemal bu cemiyetin başkanı seçildi. Kongre kararları, milli egemenlik ilkesini ve vatanın bölünmezliğini vurguluyordu.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Sivas_Kongresi
Bu kongreler, Türk halkının ortak iradesinin tezahürüydü. Artık milli bir hareket ortaya çıkmıştı ve Mustafa Kemal bu hareketin lideri olarak kabul edilmişti.
Ankara’nın Merkez Seçilmesi ve Meclis’in Açılışı
Mustafa Kemal, Sivas’tan sonra Ankara’yı hareketin merkezi olarak seçti. 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. Ankara, stratejik konumu ve Anadolu’nun ortasında bulunması nedeniyle idealdi. Ayrıca işgal güçlerinin doğrudan kontrolü altında değildi.
https://www.facebook.com/share/p/17ih1EeJQB/
İstanbul’da son Osmanlı Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920’de açıldı ve Misak-ı Milli’yi kabul etti. Ancak 16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri İstanbul’u resmen işgal etti ve meclisi kapattı. Bu gelişme üzerine Mustafa Kemal, Ankara’da yeni bir meclis açılması çağrısı yaptı.
23 Nisan 1920 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı gündür. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bu tarihte Ankara’da açıldı. Meclis, hem yasama hem de yürütme yetkilerini üstlendi. Mustafa Kemal, meclis başkanlığına ve hükümet başkanlığına seçildi. Açılış konuşmasında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini vurguladı.
Bu adım, yalnızca askeri bir direniş değil, aynı zamanda yeni bir devlet kurma iradesini temsil ediyordu. 23 Nisan, daha sonra çocuklara armağan edilecek ve Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanacaktı.
Kurtuluş Savaşı: Doğu, Güney ve Batı Cepheleri
TBMM hükümeti kurulduktan sonra, aynı anda birçok cephede savaşmak zorunda kaldı. Doğu’da Ermeniler, Güney’de Fransızlar, Batı’da Yunanlılar ile mücadele veriliyordu.
Doğu Cephesi’nde Kazım Karabekir komutasındaki kuvvetler, Ermeni saldırılarını püskürttü ve 2 Aralık 1920’de Gümrü Antlaşması imzalandı. Güney Cephesi’nde Fransızlarla yapılan mücadele sonunda 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması imzalandı ve Fransızlar bölgeden çekildi.
En kritik cephe Batı Cephesi’ydi. Yunan ordusu, İtilaf Devletleri’nin desteğiyle Anadolu içlerine ilerliyordu. İki önemli savaş yapıldı: Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri. 6-10 Ocak 1921’deki Birinci İnönü Savaşı ve 23 Mart – 1 Nisan 1921’deki İkinci İnönü Savaşı’nda İsmet Paşa komutasındaki Türk kuvvetleri Yunan ilerleyişini durdurdu.
Temmuz 1921’de Yunan ordusu yeniden taarruza geçti ve Eskişehir-Kütahya yönünde ilerledi. Türk kuvvetleri geri çekilmek zorunda kaldı. Bu kritik dönemde TBMM, Mustafa Kemal’e üç ay süreyle başkomutanlık yetkisi verdi.
Sakarya Meydan Muharebesi: Zaferin Habercisi
Yunan ordusu Ankara’ya 80 kilometre uzaklıkta Sakarya Nehri’ne kadar ilerledi. 23 Ağustos – 13 Eylül 1921 tarihleri arasında 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi yapıldı. Mustafa Kemal bizzat cephede komutayı üstlendi. Türk ordusu tüm imkanlarıyla savaştı. Halk, ordunun ihtiyaçları için elindeki her şeyi verdi.
Sakarya Zaferi, sadece askeri değil, aynı zamanda diplomatik sonuçlar da doğurdu. Yunan ordusunun yenilmesi, İtilaf Devletleri arasında anlaşmazlıklar yarattı. Fransa ve İtalya, Yunanlara olan desteklerini azalttı. TBMM, bu zaferin ardından Mustafa Kemal’e “Gazi” unvanını verdi ve onu mareşalliğe yükseltti.
Büyük Taarruz ve Zafer
Bir yıl boyundan hazırlık yapıldı. Ordunun yeniden teçhizatı sağlandı, personel ve cephane toparlandı. Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1922 sabahı Afyonkarahisar kuzeyinde başlattığı Büyük Taarruz ile Yunan ordusunu bozguna uğrattı.
30 Ağustos 1922’de Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde Yunan ordusu çökertildi. Yunan Başkomutanı Trikupis ve karargahı esir alındı. Mustafa Kemal’in o gün yayınladığı emir “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” tarihe geçti.
9 Eylül 1922’de İzmir düşman işgalinden kurtarıldı. 18 Eylül’de son Yunan askeri Anadolu topraklarından ayrıldı. Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’un başarısında sadece askeri stratejinin değil, halkın desteğinin ve milli birliğin rolünü hep vurgulamıştır.
Lozan Barış Antlaşması ve Uluslararası Tanınma
11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Türkiye’nin askeri zaferini diplomatik olarak da kabul ettirdi. 20 Kasım 1922’de Lozan’da barış konferansı başladı. Türkiye’yi İsmet Paşa temsil etti.
Lozan görüşmeleri kolay geçmedi. İki defa kesintiye uğradı. Ancak sonunda 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, Türkiye’nin tam bağımsızlığını, sınırlarını ve egemenlik haklarını uluslararası arenada kabul ettirdi. Kapitülasyonlar kaldırıldı, boğazlar rejimi düzenlendi, azınlık hakları belirlendi.
Lozan, Sevr’in tam aksi bir antlaşmaydı. Yenilen bir devletin değil, zafere ulaşmış bir milletin antlaşmasıydı. Mustafa Kemal ve arkadaşları, masada kazandıkları zaferle, savaş alanındaki başarılarını taçlandırmış oldular.
Cumhuriyetin İlanı: 29 Ekim 1923
Lozan Antlaşması’nın ardından yeni devletin şekli tartışılmaya başlandı. Mustafa Kemal, modern bir cumhuriyet kurmak istiyordu. 29 Ekim 1923 akşamı TBMM’de yapılan oturumda Anayasa’nın 1. maddesi değiştirilerek “Türkiye Devleti’nin hükümeti cumhuriyettir” ifadesi eklendi.
Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. İsmet İnönü, ilk Başbakan olarak hükümeti kurdu. Cumhuriyetin ilanı, yalnızca bir rejim değişikliği değildi; aynı zamanda toplumun tüm yapısını değiştirecek köklü reformların başlangıcıydı.
29 Ekim, Türk milletinin bağımsızlık ve egemenlik iradesinin simgesi oldu. Bu tarih, daha sonra Cumhuriyet Bayramı olarak kutlanacak ve Türkiye’nin en önemli milli bayramlarından biri haline gelecekti.
İnkılaplar: Çağdaş Uygarlık Yolunda Atılan Adımlar
Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmak için bir dizi köklü reform gerçekleştirdi. Bu inkılaplar, toplumun siyasi, hukuki, eğitim, sosyal ve kültürel yapısını tamamen dönüştürdü.
Siyasi ve Hukuki İnkılaplar
3 Mart 1924’te üç temel yasa çıkarıldı: Halifeliğin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu (eğitimin birleştirilmesi) ve Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması. Bu yasalarla din ve devlet işleri ayrıldı, eğitim sisteminde birlik sağlandı.
1926 yılında Türk Medeni Kanunu kabul edildi. İsviçre Medeni Kanunu’ndan uyarlanan bu kanun, kadınlara erkeklerle eşit haklar tanıdı. Evlenme, boşanma, miras ve çocukların velayeti gibi konularda çağdaş düzenlemeler getirildi. Aynı yıl Türk Ceza Kanunu da kabul edildi.
1928 yılında Anayasa’dan “Devletin dini İslam’dır” ibaresi çıkarıldı. 1937’de laiklik ilkesi anayasaya eklendi. Böylece Türkiye, tam anlamıyla laik bir cumhuriyet oldu.
Eğitim ve Kültür İnkılapları
1 Kasım 1928’de Harf İnkılabı gerçekleştirildi. Arap harfleri yerine Latin alfabesi kabul edildi. Bu değişiklik, okuma-yazma oranının artmasını sağladı ve Batı dünyasıyla kültürel yakınlaşmayı kolaylaştırdı. Atatürk bizzat yurt gezilerine çıkarak halka yeni alfabeyi öğretti, Millet Mektepleri açıldı.
Eğitim alanında birçok yenilik yapıldı. İlköğretim zorunlu ve ücretsiz hale getirildi. Yeni okullar, kolejler açıldı. 1933’te Üniversite Reformu gerçekleştirildi. Yurt dışından bilim adamları davet edildi. Dil ve tarih kurumları kuruldu.
Kılık-Kıyafet ve Günlük Yaşam İnkılapları
25 Kasım 1925’te Şapka Kanunu çıkarıldı. Fes ve sarık gibi başlıklar yasaklandı, şapka kullanımı zorunlu hale geldi. Aralık 1934’te soyadı kanunu çıkarıldı; herkes bir soyadı almak zorunda kaldı. TBMM, Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadını verdi.
1935’te hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alındı. Uluslararası takvim ve saat sistemi kabul edildi. Bu değişiklikler, toplumun günlük yaşamını Batı standartlarına yaklaştırdı.
Kadın Hakları ve Toplumsal Değişim
Atatürk, kadınların toplumsal hayatta aktif rol almasını, eğitim ve çalışma hayatına katılmasını destekledi. 1930’da kadınlar belediye seçimlerinde, 1934’te milletvekili seçimlerinde oy kullanma hakkı elde etti. Bu, birçok Batı ülkesinden daha erken bir dönemdi.
Kadınların meslek sahibi olması teşvik edildi. İlk kadın hakimler, mühendisler, doktorlar, pilotlar yetişti. Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen, dünyanın ilk kadın savaş pilotlarından biri oldu.
Ekonomik İnkılaplar
1923’te İzmir’de toplanan İzmir İktisat Kongresi, milli ekonomi politikasının temellerini attı. Devletçilik ilkesi benimsendi. Türkiye İş Bankası (1924), Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (1930) kuruldu.
Demiryolu yapımına önem verildi. Fabrikalar, enerji santralleri inşa edildi. Tarımda modernizasyon sağlandı, örnek çiftlikler kuruldu. Amaç, ekonomik bağımsızlığı sağlamak ve ülkeyi sanayileşme yolunda ilerletmekti.
Atatürk’ün İlkeleri: Altı Ok
Atatürk’ün belirlediği altı temel ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik temelini oluşturur:
- Cumhuriyetçilik: Egemenliğin halka ait olduğu, yöneticilerin seçimle iş başına geldiği demokratik yönetim biçimi.
- Milliyetçilik: Türk milletinin bağımsızlığını, birliğini ve çıkarlarını ön planda tutan, aynı zamanda diğer milletlere saygılı olan anlayış.
- Halkçılık: Toplumda sınıf ayrımının olmaması, herkesin eşit haklara sahip olması, halkın refah ve mutluluğunun öncelik taşıması.
- Devletçilik: Özel teşebbüsün yetersiz kaldığı alanlarda devletin ekonomik faaliyetlere katılması, ekonomik bağımsızlığın korunması.
- Laiklik: Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, din ve vicdan özgürlüğünün sağlanması, dinin siyasete alet edilmemesi.
- İnkılapçılık: Toplumu sürekli yenilemek, çağdaş medeniyeti yakalamak için reform yapmak, gelenekselciliğe karşı ilerlemecilik.
Gençliğe ve Çocuklara Armağanlar
Atatürk, geleceğe büyük önem veriyordu ve bu geleceğin teminatının gençlik olduğuna inanıyordu. Bu nedenle önemli günleri çocuklara ve gençlere armağan etti.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı: TBMM’nin açılış günü olan 23 Nisan, 1920’den itibaren ulusal bayram olarak kutlanıyordu. Atatürk 1929’da bu günü çocuklara armağan etti. Böylece 23 Nisan, hem milli egemenliğin simgesi hem de çocuk bayramı oldu. Bu, dünyadaki ilk çocuk bayramıdır.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı: Milli Mücadele’nin başlangıcı olan 19 Mayıs 1919, Atatürk’ün Samsun’a çıkış tarihidir. Bu gün, 1938’den sonra Atatürk’ü anma günü haline geldi ve gençliğe armağan edildi. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” ve “Geleceğimiz gençlerimizin elindedir” sözleriyle gençliğe olan inancını ifade etmiştir.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı: Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923, tüm Türk milletine armağandır. Bu gün, bağımsızlığın ve milli egemenliğin zaferi olarak kutlanır. Okullarda, meydanlarda yapılan kutlamalarda çocuklar ve gençler, cumhuriyetin değerlerini öğrenir ve yaşatır.
Atatürk, çocuklara olan sevgisini sözleriyle de göstermiştir: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. O vakit Türk çocukları, bendenizi anlarlarsa, kabrim üzerinde değil, gönüllerinde yaşarım.”
Dış Politika ve Barış İlkeleri
Atatürk’ün dış politikası “Yurtta sulh, cihanda sulh” (Yurtta barış, dünyada barış) ilkesine dayanıyordu. Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra, Türkiye’nin saldırgan bir dış politika izlemeyeceğini, ancak bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyacağını açıkça belirtti.
Sovyetler Birliği ile dostane ilişkiler kurdu. Yunanistan ile 1930’da imzalanan dostluk antlaşması, iki ülke arasındaki düşmanlığı sona erdirdi. Balkan Paktı (1934), Sadabad Paktı (1937) gibi bölgesel işbirliği anlaşmalarıyla komşularla iyi ilişkiler geliştirdi.
Milletler Cemiyeti’ne (Birleşmiş Milletler’in öncülü) üye oldu. Hatay sorunu gibi hassas konularda diplomasiyi ön planda tuttu. 1938’de Hatay’ın bağımsızlığını kazanması, Atatürk’ün son büyük başarılarından biriydi.
Anıları ve Nutuk
Atatürk’ün en önemli eserlerinden biri, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin kongresinde 36 saat boyunca okuduğu “Nutuk”tur. Bu eser, 1919’dan 1927’ye kadar Milli Mücadele’nin tüm aşamalarını, yaşanan zorlukları, alınan kararları ve gelecek kuşaklara mesajları içerir.
Nutuk, Türk tarihinin en önemli belgelerinden biridir. Atatürk burada, sadece olayları anlatmakla kalmamış, aynı zamanda siyasi düşüncelerini, liderlik anlayışını ve Türk gençliğine vasiyetini de aktarmıştır. Eserin son sözleri ünlüdür: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
Atatürk, ayrıca Geometri üzerine bir kitap çevirisi yapmış, tarih tezleri üzerinde çalışmış, dil reformu için araştırmalar yürütmüştür. Entelektüel birikimi ve merakı yaşamı boyunca devam etmiştir.
Atatürk’ün Kişisel Özellikleri ve Özel Hayatı
Atatürk, disiplinli, çalışkan ve kararlı bir kişiliğe sahipti. Sabah erkenden kalkar, günlük programını titizlikle uygulardı. Okumayı çok severdi; tarih, felsefe, edebiyat, bilim alanlarında geniş bir kütüphanesi vardı. Fransızca, Almanca biliyordu.
Müzikten, danstan, at binmekten hoşlanırdı. İyi bir dansçıydı ve toplantılarda vals yapardı. Rakısını içerdi ancak devlet işlerinde hiçbir zaman sarhoş görülmemiştir. Zeybek oyunlarını severdi.
1923 yılında Latife Hanım ile evlendi ancak 1925’te boşandılar. Çocuğu olmadı ancak birkaç çocuğu evlat edindi. Bunların arasında Afet İnan, Sabiha Gökçen, Rukiye, Zehra, Nebile, Ülkü bulunmaktadır. Bu çocuklara en iyi eğitimi verdirmiş, Türk toplumuna örnek olacak şahsiyetler olarak yetiştirmiştir.
Çankaya Köşkü’nde ya da yalılarında misafirlerle sohbet etmeyi, fikir alışverişinde bulunmayı severdi. Bu toplantılarda ülkenin sorunları tartışılır, çözüm yolları aranırdı. Sanatçıları, yazarları, bilim adamlarını yakından takip eder, desteklerdi.
İç Politika Mücadelesi ve Muhalefet
Atatürk’ün inkılap hareketleri, toplumun bazı kesimlerinde dirençle karşılaştı. Özellikle geleneksel yapıya bağlı kesimler, laiklik ve modernleşme reformlarına karşı çıktı. Şeyh Sait İsyanı (1925), Menemen Olayı (1930) gibi gerici ayaklanmalar yaşandı. Bu ayaklanmalar sert bir şekilde bastırıldı.
Siyasi muhalefet konusunda da zorluklar yaşandı. 1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, kısa sürede kapatıldı. 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası da üç ay sonra kendini feshetti. Çok partili sisteme geçiş, Atatürk döneminde tam anlamıyla gerçekleşemedi.
Ancak Atatürk, demokratik ilkelere inanıyordu. TBMM’de özgür tartışmaların yapılmasını istiyordu. Kendi partisi içinde bile eleştiri yapılmasına olanak tanıyordu. “Beni Gazi yapan Millet Meclisidir, beni azl edecek olan da Millet Meclisidir” sözleriyle meclise olan bağlılığını ifade etmiştir.
Son Yılları ve Hastalığı
1930’lu yılların ortalarından itibaren Atatürk’ün sağlığı bozulmaya başladı. Karaciğer sirozu hastalığı ilerleyerek kendini gösterdi. Doktorlar tedavi için çaba harcadılarsa da hastalık durdurulamadı. 1937’den sonra hastalığı hızla ilerledi.
Son yıllarında bile devlet işleriyle yakından ilgilendi. Türkiye’nin geleceği konusundaki endişeleri devam ediyordu. Avrupa’da yükselen faşizm ve nazizm tehlikesini görüyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığını seziyordu.
1938 yılının Temmuz ayında geçirdiği komadan sonra, durumun ciddiyeti anlaşıldı. 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09:05’te Dolmabahçe Sarayı’nda yaşama veda etti. Haberi duyulduğunda ülke büyük bir matemle karşı karşıya kaldı. Saray’daki bütün saatler, vefat saatinde durduruldu.
Cenaze Töreni ve Sonrası
Atatürk’ün cenazesi 19 Kasım’a kadar Dolmabahçe Sarayı’nda kaldı. On gün boyunca binlerce insan cenazesinin başına geldi. 19 Kasım’da büyük bir törenle Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısıyla İzmit’e getirildi. Oradan trenle Ankara’ya ulaştırıldı.
21 Kasım 1938’de Ankara’da muhteşem bir cenaze töreni yapıldı. Yüz binlerce insan törene katıldı. Naaşı geçici olarak Etnografya Müzesi’ne defnedildi. 1953 yılında, özel olarak yaptırılan Anıtkabir’e nakledildi.
Atatürk’ün ölümünden sonra, İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçildi. Atatürk’ün reformları korundu ve devam ettirildi. İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye tarafsız kaldı ancak savaş sonrası batı bloğuna yaklaştı. 1950’de çok partili hayata geçildi.
Atatürk’ün Mirası ve Türkiye’ye Etkileri
Atatürk’ün Türkiye’ye bıraktığı miras çok yönlüdür. Bağımsız ve modern bir cumhuriyet, laik bir devlet yapısı, kadın-erkek eşitliği, çağdaş eğitim sistemi, milli ekonomi temelleri, barışçı dış politika anlayışı bunların başlıcalarıdır.
Atatürk’ün vizyonu, Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmaktı. Bu hedefe ulaşmak için attığı adımlar, ülkenin temel taşlarını oluşturdu. Bugün Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk’ün çizdiği yol sayesindedir.
Türk milleti, her yıl 10 Kasım’da saat 09:05’te ülke çapında saygı duruşu yaparak Atatürk’ü anıyor. Bu gelenek, 1938’den beri aralıksız sürmektedir. Anıtkabir, her yıl milyonlarca ziyaretçi ağırlıyor.
https://zohreana.com/10-kasim-ataturk-siirleri/
Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü, Türk milliyetçiliğinin temel mottosudur. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal temelidir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi, Türk dış politikasının rehberidir.
Dünya Tarihindeki Yeri
Atatürk’ün başarıları, yalnızca Türkiye’yle sınırlı kalmadı. Dünya çapında birçok lider ve ülke, onun örneğinden ilham aldı. Sömürgecilik altındaki milletler, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesini model aldı.
Winston Churchill, “Belki dünya çapında ne onun kadar düşmanı, ne de onun kadar dostu olmamıştır” dedi. Douglas MacArthur, onu “En büyük komutanlardan biri” olarak niteledi. Birçok üniversite ve araştırma merkezi, Atatürk ve Türk Devrimi üzerine çalışmalar yaptı.
UNESCO, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı olan 1981’i “Atatürk Yılı” ilan etti. Bu karar, onun insanlık için evrensel değerini göstermektedir. Dünya çapında birçok ülkede Atatürk büstleri, anıtları ve caddeler bulunmaktadır.
Ebedi Lider Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinin en önemli simgesidir. Bir imparatorluğun küllerinden modern bir cumhuriyet yarattı. Savaş alanlarında gösterdiği deha kadar, barış zamanında gerçekleştirdiği reformlarla da tarihe geçti.
Onun en büyük başarısı, yalnızca askeri zaferler kazanmak ya da bir devlet kurmak değil, bir millete özgüven ve gelecek umudu vermek olmuştur. Türk milleti, Atatürk sayesinde kendi gücünü keşfetti ve bağımsızlığını kazandı.
https://zohreana.com/amerikali-ataturku-anlatiyor/
Atatürk’ün “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözü, millete verdiği güvenin ifadesidir. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözüyle bilime ve akla olan inancını göstermiştir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana 100 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, Atatürk’ün çizdiği yolda ilerlemeye devam etmektedir. Atatürk’ün fikirleri, ilkeleri ve idealleri, Türk milletinin ortak değerleridir.
Atatürk, fiziksel olarak aramızdan ayrılmış olsa da, eserleri, fikirleri ve mirası yaşamaktadır. Her 23 Nisan’da çocukların coşkusu, her 19 Mayıs’ta gençlerin heyecanı, her 29 Ekim’de milletin gururu, Atatürk’ün ruhunun yaşadığının kanıtıdır.
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” diyen Atatürk, gelecek nesillerin kendisini örnek almasını, ancak onunla sınırlı kalmayıp daha ileriye gitmesini isterdi. Çünkü onun amacı, Türkiye’yi çağdaş medeniyetin üretici, yaratıcı bir üyesi haline getirmekti.
Mustafa Kemal Atatürk sadece bir asker, devlet adamı ya da reformcu değil, aynı zamanda bir vizyon sahibi, öğretmen ve önderdir. Türk milletinin “Ebedi Şef”i, “Ulu Önder”i, “Ata”sıdır. Onun adı ve eserleri, Türkiye Cumhuriyeti var oldukça yaşayacaktır.








Atatürk, yalnızca bir milletin kaderini değiştiren büyük bir lider değil; aklın, bilimin ve özgürlüğün yolunu gösteren zamansız bir rehberdir.
Onu anlamak, çağdaş bir geleceğe olan inancı diri tutmaktır.
Mustafa Kemal Atatürk, bir kurtuluş mücadelesinin önderi olmakla beraber; aynı zamanda bir milletin düşünce yapısını değiştiren büyük bir devrimcidir.
O, bağımsızlığı yalnızca toprak bütünlüğü olarak değil; akılda, vicdanda ve bilimde özgürlük olarak tanımlamıştır. Eğitime, bilime ve çağdaşlaşmaya verdiği önemle, geleceği inşa edecek nesillere güçlü bir yol haritası bırakmıştır. Atatürk’ü anmak, onun fikirlerini anlamak ve yaşatmakla anlam kazanır; çünkü bıraktığı miras, sadece geçmişin değil, yarının da ışığıdır.
Allah bizleri Onun yolundan ve ışığından ayırmasın. Onun manevi varlığını vatanımızın ve milletimizin üzerinden eksik etmesin.
Ne mutlu Türküm Atatürkçüyüm diyene.
Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca bir komutan değil; aklı ve bilimi rehber edinen, milletine özgürlüğü ve bağımsızlığı miras bırakan büyük bir liderdir. Onun en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti, fikirleriyle yaşamaya devam etmektedir.
Cumhuriyetimizin aydınlığı üzerimizden eksik olmasın.